9 Kasım 2019 Cumartesi

Ölülerin sadece yası tutulur


Saatlerce, günlerce, haftalarca belki de aylarca ne yazacağım diye düşündüm. bunca şeyi, bunca yaşanmışlığı; hangi kelimeye, hangi cümleye sığdırıp da ifade edecektim ki?

Bilmiyordum. hala daha da bilmiyorum. aslında aklımda dördüncü yazı olmasını planladığım ama kafamda asla toparlayamadığım bir konu olduğu için bu kadar gecikti. 

Dakikalardır bu boş ekrana, yanıp sönen imlece bakıp duruyorum. kulağımda bir şarkı, kafamda zilyon tane düşünce, içimde bağrı yanmış bir his.

Her şey bir düşünceyle başladı aslına bakarsanız. tıpkı hayat gibi. tıpkı var olduğumuz o an gibi. tıpkı yaşadığımız tüm o anlar gibi.

İnsan sanıyor ki bir savaş verirse gerçekten kazanır. mağlup olduğunu sandığı anlarda bile, belki çok sonrasında olsa bile. ben hep sandım ki birilerini yahut bir şeyleri çok seversen çok uğraşırsan çok savaşırsan; kazanırsın. öyle değilmiş. gerçekten öyle değilmiş, hayat böyle bir şey değilmiş. epey uzun bir zaman önce demişim ki, kaybedeceğini bildiklerinle kaybettiklerinin savaşında nereye kadar dayanabilirsin? dayanamazmışsın. hayat öyle bir şey değilmiş. çok geç anladım.

"Güldüm, ağladım ve hep sevdim."

Ben o yola çıktığımda bir ışık görmüştüm. her şeye rağmen, herkese rağmen belki tüm dünyaya kafa tutmak gibi, belki yelkenleri suya indirmek gibi ama bir ışık. ufacık da olsa bir umut. sevginin umudu. sevginin iyileştiriciliği. bunlardı inancım, bunlardı elimde avucumda olanlar.

Çok güzel değildim, çok iyi değildim. dünyada görüp görebileceğiniz hiçbir şeyin çok'u değildim ben. hala daha da öyleyim. elimde avucumda bolca merhamet, şefkat, sevgi var. ben iddia ediyorum ki bunlarla birlikte bir kez olsun benim hayatımda olup da o koşulsuzluğu tadan biri ömrü hayatı boyunca bunun eksikliğini arar. bulur mu bilemem lakin o koşulsuz sevgi bitip tükenebilir bir şey değil. şimdiye kadar tükenmediyse şimdiden sonra hiç tükenmez. çünkü biliyorum, bir güneş gibi içimde yanıyor. doğup batıyor belki ama beni yakıyor. başkalarını ısıtıyor. 

"Terk ettim ve terk edildim."

Güven. iki tarafı da uçurum olan belki tek duygu. ama ben güvenmiştim çünkü biliyordum. aramızda bir bağ vardı, ben o bağa gözü kapalı güveniyordum. ben o bağa gözü kapalı düşüyordum. umurumda da değildi işin açıkçası çünkü hayat biraz böyledir.

Bir gün uyandığımda o çok güvendiğim bağ gitmişti. yok olmuştu. belki inanmazsınız o kadar çok güvendiğin bir şey bir gecede nasıl yok olabiliyor diye ama inanın ki o noktaya gelene kadar kendimle bile savaştım. düşüş bitmişti.

"Kalktım, düştüm hep yenildim."

Bunların hepsi olurken tek başımaydım. öyle tek başımaydım ki. yalnız olmak değil bu, yanlış anlaşılmasın benim yalnızlıkla yahut yalnız olmakla bir problemim olmadı hiç. aksine hep daha iyi oldu benim için lakin başkaları bunları başlarına gelmeden asla anlamadılar. seferberlik ilan ettiğim herkes sıra bana geldiğinde tek tek silahlarını bıraktılar. hangi kapıya koşsam suratıma çarpıldı. bunu sindirmemi beklediler, ben yok saymayı tercih ettim. o kapıların hepsinin kulplarını kırdım. böylesi daha iyiydi çünkü biliyordum. ben hep bir yerlerde, bir şekilde birilerini, bir şeyleri, çok sevdim. çok savaştım. çok uğraştım. çok koştum. çok yoruldum. çok ağladım. dedim ya öyle çok güzel değildim, sizin görüp görebileceğiniz hiçbir şeyin çok'u değildim ama çok olması gereken şeylerin hep çok peşinden gittim. 

"Umutlarımı kaybettim."

Sonra öyle olduğunu sandığım her şeyin aslında öyle olmadığını fark ettim. dünyanın en güzel, en büyük kendini kandırması. hissettiğimi sandığım şeylerin altını aslında hep ben doldurmuşum. kaybetmeyeyim diye, sırf kaybetmedim sanayım diye; öyleymişçilik oynamışım. vay anasını. dünyanın en güzel kendini aldatması.

"Kanla, terle, gözyaşıyla denedim; aşamadım."

Bütün bunlar başlamadan önce de aynı şeyi hissediyordum. hiç. bittiğinde de aynı şeyi hissediyordum. hiç. e insanın kendini o kandırmasının bile bir anlamı olmalıydı. bir yerde, bir an için bile olsa hissetmiş olmalıydım. iyi ya da kötü hiç fark etmez. bir şeyler hissetmiş olmalıydım ama yoktu. yoktu işte. yoktu. insan bu koca hiçliğin ortasında bir yerlere değmiş olmayı istiyor. bir şeylere dokunabilmiş, bir şeyleri iyileştirebilmiş, belki bir şeyleri değiştirebilmiş. ama hiç. hayatımda böyle büyük, böyle güzel bir olduramamışlık görmemiştim. imkanım olsaydı eğer seni alnından öpmeyi isterdim. bak eserin; karşısına geç de gurur duy, karşısına geç de alkışla. insan bu beyhude çaba bile bir şeylere etki etmiş olsun istiyor. ama hiç işte. hiç. etmediğini nereden biliyorsun diyorsunuz belki. inanın biliyorum. her gün karşımda kanlı canlı oturuyor çünkü. her gün bana kendini hatırlatıyor. hiç mi hiç unutturmuyor. ve biliyorum ki bunların hepsi artık kocaman bir hiç. bakın, yutkunabiliyorum artık. çünkü bu tüm olanlardan sonra bana kalan çok az şey oldu. bir gece yarısı balkonda hıçkırarak ağlayıp kendime sarılışlarım kaldı, gece yarıları kendi kendime konuşmalarım kaldı. sonraları o kendimle konuşmalarım, onu karşıma alıp konuşmalara döndü. inanmazsınız bir gün salondaki tekli koltuğa bağdaş kurup oturmuş karşıdaki duvara bakarak 2,5 saat konuşmuşum hem de hiç ağlamadan. artık uyumalıyım diyip ayağa kalkacağım sıra uyuşan ayaklarımı fark edip anlık bir sancıyla o koltuğa tekrar oturduğumda farkına vardım, o da tam olarak böyle bir şeydi işte. o gece içim dışıma çıkana kadar ağladım ve bitti. insan yaşarken fark edemiyor da bir durup soluklanınca görüyor. hayatının hayatlığı kalmadığını.


Şimdi soruyorum sana: Benim seni çok sevmem bizim ne işimize yaradı?

"Bir ben vardı bende, sırra bastı kadem."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder